"Susurluk’a giden yol kumarhanelerden geçer"

Türkiye’nin 1996 yılında Susurluk yakınlarında yaşanan kazayla tanıştığı “mafya-siyasetçi-bürokrat” üçgenindeki karanlık ilişkilerin  temeli, “casino” denilen kumarhanelerde atılmıştı. Bu gerçeği en yakından bilen kişilerin başında ise, kumarhaneleri Türk vatandaşlarına kapatmaya çalışırken yaptığı araştırmalar nedeniyle, Uğur Dündar geliyordu.

Kumarhanelerdeki hile tezgâhının masum insanların yuvalarını nasıl yıktığını belgeleyen Dündar, ışıltılı “casino”lardaki karanlık oyunları, tüm topluma anlatmaya karar verir. “Kumarhanelerin krallığı” için Ömer Lütfü Topal ile yarışan Sudi Özkan’a ait Topkapı’daki Olcay Otel’deki “casino”nun durumu çok ilginçtir. Zira sadece beş yıldızlı otellere “casino” açma ruhsatı verilirken, Sudi Özkan’ın üç yıldızlı oteli Olcay Otel’e kumarhane izni verilmiştir.

İddiaya göre bu izin, dönemin önde gelen bir siyasetçisine götürülen çanta dolusu dolarların karşılığında alınmıştır...

Dündar, rüşvet çarkının kumarhane dünyasında nasıl ayakta durduğunu, Gazinocular Kralı olarak ün yapan Fahrettin Aslan’ın ağzından dinler. Dündar’a o görüşmeyi şöyle anlatıyor:

"Bir gün Fahrettin Aslan’la The Marmara Oteli’nin altındaki kafede oturuyoruz. Masada bu âlemi yakından tanıyan bir kişi daha var. Fahrettin Aslan, oteldeki “casino”ya ruhsat alabilmek için dönemin Turizm bakanına, bir bond çanta dolusu doları, bizzat kendisinin götürdüğünü anlattı. Levent’teki evin içindeki tüm ayrıntıları teker teker söyledi. Sözlerini “Bu parayı almadan ruhsatı kesinlikle vermiyordu!” diyerek noktaladı. Fahrettin Aslan yaşamını yitirdi, ama bu konuşmalara tanık olan kişi sapasağlam hayatta!"

Uğur Dündar, itiraflarıyla toplumu sarsacak kişiyi bulmakta da zorlanmaz. Sudi Özkan’ın sahibi olduğu Olcay Otel’de çalışan bir teknisyen, “tek kollu” makinelerin elektronik beyinleriyle oynayarak bunları sadece patrona kazandırabilecek hale getirdiğini kamera önünde anlatır... Ayrıca anlattıklarını “tek kollu” kumar makinelerinde uygulamalı olarak gösterir.

Bunlara ilaveten kumarhanelerde kazanmanın mümkün olduğu izlenimi yaratmak için, zaman zaman seçilmiş kişilere paraları kazandırdıklarını söyler. Dündar’ın araştırması, “casino” dünyasının hilelerle dopdolu olduğunu, en ufak kuşkuya yer vermeyecek şekilde gözler önüne sermiştir...

Toplumu derinden sarsan trajik olay ise Antalya Lara’daki OFO Otel kumarhanesinin önünde yaşanır. “Arena”ya ulaşan bir kasette, her şeyini bu kumarhanede kaybetmiş bir kurbanın, şakağına sıktığı kurşunla intihar edişinin görüntüsü vardır. Bu acı, yürek yakan olayın en düşündürücü yanı, kumarhane girişinde, yaklaşık yarım saat şakağına dayadığı tabancayla duran kurbana, bu kararından vazgeçmesi için hiçbir ciddi müdahalenin yapılmamasıdır.

Kurban kurtarılamamış, ancak kumarhaneyi işletenler, olay nedeniyle polisiye soruşturma geçirmedikleri için yargı önünde hesap vermekten kurtulmuşlardır!.. “Arena”da ekrana getirilen görüntüler bu acı olayla sınırlı kalmaz. Dündar ve ekibi, kumar borcu yüzünden Ömer Lütfü Topal’ın adamları tarafından işkence yapılarak kolu bacağı kırılan insanları ekrana getirir.

Kumarhanelerde kazanç sınırsızdır, ama sadece patronlar için!  Üstelik bu sınırsız kazançla sağlanan paralar Maliye’den de kaçırılmakta, devlete “devede kulak” kabilinden vergi ödenmektedir. Uğur Dündar, inanılmaz oranda kara paranın döndüğü kumarhanelerdeki “derin ilişkilerle” o dönemde karşılaşır. O ilişkiler 1996 yılında “Susurluk Çetesi” ifadesiyle hafızalara kazınacaktır. Bir süre önce, İstanbul çevresinde işlenen faili meçhul cinayetler zincirine bir halka daha eklenmiştir ve Kumarhaneler Kralı olarak ünlenen Ömer Lütfü Topal evine girerken Kalaşnikov silahlarla taranarak öldürülmüştür.

O sırada İstanbul Emniyet Müdürü olan Kemal Yazıcıoğlu bir ihbar üzerine, iki Özel Harekât polisinin yanı sıra Sami Hoştan ve Ali Fevzi Bir adlı kumarhane sahiplerini de gözaltına aldırır.

Muhbir, bu kişilerin, “Topal cinayeti” zanlıları olduğunu iddia eder. Bir gece boyunca Asayiş Şube’de sorgulanan zanlılar, ertesi sabah ifadeleri bile alınmadan, İstanbul çıkışında Özel Harekât Dairesi Başkanı İbrahim Şahin’in adamlarına teslim edilir. Aslında bu olay, Susurluk Çetesi’nin ilk işaret fişeğidir.

Nitekim daha sonra Susurluk’ta meydana gelen kazayla bu çete bağlantıları gün ışığına çıkacaktır. Zanlıların serbest kalışından birkaç gün sonra, Kanal D Haber Merkezi’nin polis muhabiri Emin Demirel, Dündar’a, “Abi sana çok önemli bir bilgi vereceğim!” der.

“Abi bu adamlar gözaltındayken senden bahsetmişler!..” Dündar şaşırır; “Peki neden?” diye sorar. “Sorguyu ‘avcı’ lakaplı Şentürk Demiral yapmış. Bunlar sıkışınca ‘Uğur Dündar’ın ölüm emri de bize geldi!’ demişler. İfadeleri alınmamış, ama konuşmalarını teybe kaydetmişler.” Dündar şoke olur. Çünkü aylar önce “Arena”ya yapılan ihbardaki “Uğur Dündar’ın infazı için özel harekâtçılara emir verildi!” iddiası bu bilgiyle örtüşür. Hemen İstanbul Emniyet Müdürü Yazıcıoğlu’nun makamına gider. Yazıcıoğlu “Evet, elimizde böyle bir kaset var!” der.

Ardından Başbakan Mesut Yılmaz’la görüşür. Mesut Yılmaz da kasetin varlığını doğrular.  Bu olaylar yaşanırken, Milli İstihbarat Teşkilatı (MİT) yetkililerinden Mehmet Eymür’ün de bu grubu takip ettirdiği anlaşılır!

Derken Susurluk’ta bilinen kaza olur. İlk bakışta sıradan gibi görünen Mercedes otomobille bir kamyonun çarpışması, büyük bir skandalı da peşi sıra getirecektir... Kazadan yaklaşık bir saat sonra Dündar’a bir haber kaynağından telefon gelir. Susurluk’taki kazayı yapan Mercedes’in içinde Abdullah Çatlı, sevgilisi, İstanbul Emniyet Müdür Yardımcısı Hüseyin Kocadağ, Şanlıurfa DYP Milletvekili Sedat Bucak vardır.

Kumarhane gerçeğinin arkasında gizlenmiş karanlık Susurluk Çetesi böylece gün ışığına çıkar. Çete üyeleri arasında Topal cinayetinin zanlıları olarak gözaltında bir gece kaldıktan sonra serbest bırakılan ve “Uğur Dündar’ın ölüm emri de bize verildi!” diyen kişiler de vardır. Ülkenin kaderini elinde tutan “iktidarın”ın bir gazeteci için ölüm emri vereceğine inanmak çok zor. Ancak 2009 yılında “Arena” programının konuğu olan ve Susurluk Davası’nda çete üyesi olmaktan yargılanıp hüküm giyen eski Özel Harekât Polisi Ayhan Çarkın, Uğur Dündar’ın ve milyonlarca televizyon seyircisinin gözünün içine bakarak şunları söyler:

“Doğruydu, sizin hakkınızda ölüm emri vardı. Ama Abdullah Çatlı, ‘Uğur Dündar vatanını milletini seven dürüst bir adamdır. Bu emri uygulamam’ dedi.” Gelin de şoke olmayın!

Susurluk silahlarının peşinde Uğur Dündar, Susurluk silahları olarak anılan kayıp silahları Türkiye’ye getiren Ertaç Tinar’a ait Haspro şirketini örten esrar perdesini kaldırmak için İsviçre’ye gider. Ve Ertaç Tinar’ın kurduğu rüşvet çarkında bir dönem “kara kutu”luk yapmış, onun muhasebe işlerini yürüten kişiye ulaşır.

Bu kişi Tinar’ın Türkiye’deki işlerini rüşvetle bitirdiğini ve kimlere ne kadar rüşvet dağıttığını tek tek anlatır... Dündar bununla da yetinmez, cebinden parasını verip bu kişiyi Türkiye’ye getirir. Başbakanlık Teftiş Kurulu Başkanı Kutlu Savaş’ın karşısına oturtur.

O süreçte Susurluk Çetesi tarafından öldürüldüğü öne sürülen ancak cesedi bugüne kadar bulunamayan MİT ve Emniyet’le çalışmış, yeraltı dünyasına yakın bir isim olan Tarık Ümit’in esrarengiz kayboluşunun ardındaki gerçeklerle de ilgilenir.  “Arena”ya, Tarık Ümit’in cesedinin, Çatalca yakınlarındaki bir çiftliğe gömüldüğü ihbarının gelmesi üzerine, durumu savcılığa bildirerek kazılar yaptırır. Tam bu sırada, birçok faili meçhul cinayeti işlediği öne sürülen Susurluk Çetesi’nin kilit ismi, Yeşil kod adlı Mahmut Yıldırım’ın, Ankara’da bir askeri birlikte saklandığına dair çok ciddi bir ihbar alır. Bu ihbarı hemen Başbakan Mesut Yılmaz’a aktarır, ama sonuç çıkmaz.

Facebook Twitter Friendfeed